Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Öncü Kadınlarımız Müzikli Tiyatro Gösterisi
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE SORUNLARI SEMİNERLERİ BAŞLIYOR!
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

MUSTAFA SOLAK

MUSTAFA SOLAK
Türk Hukuk Devrimi’nin simgesi olan Medeni Yasa’nın 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girişi, Türkiye'nin Demokratikleşmek ve Çağdaşlaşmak yolunda attığı en önemli adımlardan biridir.
11.12.2015 / 23:49

1926 Hukuk devrimimizin geri planında özellikle Tanzimat döneminden başlayan Laikleşme, Batı’dan alınan yasalar ve egemenliğin halkla paylaşılması çabaları vardır. Bu çabalara bir göz gezdirelim. 


Cumhuriyet’e kadar hukuk anlayışı


Tanzimat hareketinin ana fikri; Osmanlı Devleti’nin çöküşünü durdurmak, Osmanlı toplumuna “hukuki güvenlik”, gayr-i Müslimlere eşitlik sağlamaktır. Bunun için gerekli yasalar Meclis-i Valâ-i Ahkâm-ı Adliye’ de hazırlanacak ve padişahın onayı ile yürürlüğe girecekti;


1840 ve 1851 yılında hazırlanan ceza yasaları,


1850 Kanunname-i Ticaret,


1858 Arazi Kanunnamesi,


1858 Ceza Kanunname-i Hümayunu,


1862 Usul-i Muhakeme-i Ticaret Nizamnamesi,


1864 Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi,


1869 Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye,


1880 Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu ve


1881 tarihli Usul-i Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu bu şekilde hazırlanmıştır.


Tanzimat döneminin devlet adamları ve aydınları toplum düzeninin yasallaştırılmasından yanadır. Tartışma bu yasaların Batı’dan mı, yoksa İslam Şeriatı’ndan mı olacağı noktasındadır. Cevdet Paşa’nın başkanlığındaki Mecelle komisyonu 1878 yılına kadar Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’yi hazırlar.  İslamcı, Batıcı, Türkçü fikirlerin hukukun laikleşmesine, kadın-erkek eşitliğine dair bakışlarında farklılıklar vardır. İslamcılara göre yasalar şeriata dayanmalıydı. Çoğunlukla İslâmiyet’in ilerlemeye engel bir din olmadığını, içtihada önem verilmesini, savunuyorlardı. Abdullah Cevdet ise, kadın haklarını, özgür olmayan kadınların, annelerin çocuk terbiyesindeki rolünün babadan daha fazla olması sebebiyle, eksik yönlerini taşıyacaklarını savunur.


Batıcılara göre ise Şer’iye mahkemeleri kaldırılmalı ve Nizamiye mahkemeleri ve yasalar değiştirilmeliydi. Mecelle kaldırılmalı veya esaslı şekilde düzeltilmeliydi. Avrupa medeni yasası kabul edilerek evlenme ve boşanma şartları kadına yönelik olarak değiştirilmeli, birden fazla evlilik ve “boş ol” sözüyle kadın boşamak yasaklanmalıydı. Kılıçzade Hakkı, padişahların tek hanım almalarını, kadınların tutumlu olmak şartıyla diledikleri gibi gezip giyinebilmelerini, kızlarda tesettürün kaldırılmasını ve kızlara okullar açılmasını ister. [1]


Batıcılardan Celal Nuri’ye göre Tanzimatçılar, milli yapımızı dikkate almaksızın Avrupa yasalarını kopya etmekle yetinmişlerdi.  Hem Avrupa’dan iktibas yoluyla alınan yasalar hem de Mecelle ihtiyaçları karşılamaktan uzaktır. 1915’te kadınla erkeğin birbirleriyle iletişimde, münasebette bulunmadan yaşamalarını Osmanlının gerileme sebeplerinden biri olarak görür. Hatta daha da ileri giderek kadının erkeklerden fazla haklara sahip olması, kadının kocasına itaat etmesine dair maddelerin yasalardan çıkarılmasını, tam eşitliği, zinanın suç sayılmaması, kadının mallarını dilediğince kullanabilmesi ve vasiyet edebilmesi, kadına seçmek ve seçilmek hakkının verilmesi gerekliliğini belirtir.  [2]


Türkçüler Tanzimatçıları ikili (din hükümlerine dayalı Şer’iye mahkemeleri, laik Nizamiye mahkemeleri) hukuk politikaları sebebiyle eleştirirler. Ziya Gökalp’e göre eski hayat ve geleneklerin yerini yeni bir hayat almalıydı. Ziya Gökalp; evlilikte, boşanmada ve mirasta kadın-erkek eşitliğini savunmuştur. [3]


Osmanlı’da Hukukun ikili yapısı


Dini hükümlere dayalı Mecelle’nin yanında Batı’dan alınan ticaret, ceza ve usul yasaları hukukta ikilik yaratmıştır. Bir yanda Allah’ın ve yeryüzündeki halife-padişahın iradesine dayanan Mecelle diğer yanda Dünyevi meseleleri çözmeye yönelik, millet iradesinin de kısmen dahil edildiği laik nitelikli yasalar, hukuk birliğini önlemiştir. Ziya Gökalp din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını savunarak hukukun laikleşmesi yönünde çabalamıştır. 2. Meşrutiyet döneminde iktidarda olan İttihat ve Terakki Partisi’nin Adliye bakanı Halil Menteşe, Şer’iye mahkemelerinin 25 Mart 1917 tarihinde Adliye Bakanlığına bağlanması dolayısıyla hukuktaki laikleşmeyi şöyle belirtir:


“Esas gaye, şer’i mahkemeleri lağvetmek ve Hukukumuzu da ‘laiciser’ etmekti. Fakat bunda imparatorluk şeraitine göre tedrici yürümek zarureti vardı.” [4]


Mustafa Kemal Paşa, 7-8 Temmuz 1919 gecesi Mazhar Müfit Kansu’ya tesettürün ve fesin kalkacağını söyler. [5] Atatürk, Tanzimatçıların Batı’dan yasa almalarını “taklitçilik” olarak niteleyerek bu yolla beklenen faydanın sağlanamayacağını savunuyordu. [6]


Hukuk devrimine olan ihtiyacın nedenleri


a) Milli egemenlik: Cumhuriyet millet egemenliği olduğuna göre hukukun da bu yönde değişmesi gerekliydi. Millet egemenliğinin sağlanabilmesi için de artık egemenliğin kaynağını ilahi bir güç olmaktan, o ilahi gücün yeryüzündeki temsilcisinin tek bir kişiye (padişaha)  bağlı olmaktan çıkarılması gerekliydi. Egemenliğin kaynağı, ilahi bir güç değil, Millet’in iradesi olacaktı. Yasalar gücünü milletten almalıydı. Hukuk devriminin özü budur.


b) Laikleşmek: Millet egemenliğini gerçekleştirmenin yolu da yasaları ve aklı laikleştirmekten geçiyordu. Yasalar Tanrı’ya değil, millet iradesine dayanmalıydı. Dinin insan özgürlüğünü engelleyen dayatmalarına; makam, mevki elde etmek için din istismarına (dincilik, yobazlık);  kadının cinsel bir nesne olarak kullanılmasına izin verilmeyecek, böylece akıl özgürleşecekti.  Toplumsal yaşamın rehberi din hükümleri değil, bilim olmalıydı.


c)  İki tip insan yetişmesinin önüne geçmek: Bir yanda şeriata dayalı hükümler, diğer yanda laik yasalar, iki farklı dünyaya sahip insan yetişmesine neden oluyordu. Birinin dünyasında her sorunun yanıtı dinde aranırken, diğerinde değişen ihtiyaçlara en iyi yanıt verecek bilim ve teknolojinin peşinde koşuluyordu.


d) Eski hukukun bireyler arasında eşitsiz olması: İslam Hukuku'yla Batı Hukuku'nun birlikte yürütülmesi eşitliğin bozularak ayrıcalıklı zümre ve sınıfların oluşmasına neden oluyor, adalete güveni zedeliyordu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar mirasta, aile birliğinde, mahkemede erkekten daha az haklara sahipti.


e) Hukuk birliğini sağlama amacı;  Gayr-i Müslimler, Fatih Sultan Mehmet'ten beri kendi cemaat hukukuna tabiydiler. Bu ayrım giderilmeliydi. Ayrıca yasalardaki hükümler birbiriyle çelişebiliyordu.


Cumhuriyet’in ilk yıllarında çabalar


1923’te başta Mecelle olmak üzere temel bazı yasaları yeniden düzenlemek üzere iki komisyon oluşturulur. Adalet Bakanlığı bünyesindeki komisyonların, yasaların şeriat kurallarına uygun olması görüşü ve düzenlemelerin batı hukukundan alınmasına yönelik düşünceleri sebebiyle bu komisyonlar dağıtılır. 19 Mayıs 1924’de oluşturulan komisyonların çalışmalarına ilişkin yönetmelikte, gerekirse “Batı milletlerinin kanun ve eserlerinden icap eden esasların alınması” ifadesi yer alır. Bu komisyonun çabaları da yetersiz ve çağdaşlıktan uzak bulunarak, Medeni Yasa ve Borçlar Yasası üzerine çalışmalar yapmak üzere Ahkâm-ı Şahsiye ve Vacibat komisyonları kurulur.


Mahmut Esat Bozkurt, ıslahatın sosyal ve ekonomik sisteme dokunmadığını belirterek Adliye bakanını, büyük kısmı “13 asır evvel Bağdat çöllerinde yazılmış ve bir kısmı da Frenk kokan yasalar” diyerek eleştirir. [7] Daha sonra Adliye bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Kaya [8] ile birlikte “Avrupa’dan medeni yasa almak” fikrini Atatürk’e iletirler. [9] Sonuçta İsviçre Medeni Yasası’nın ve Borçlar yasasının, bazı değişikliklerle, bütün olarak alınıp benimsenmesine karar verilir. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, bu kararı şu şekilde değerlendirir:


“Türk Devrimi’nin kararı, Batı uygarlığını kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir. Bu karar, o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki, önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar.”


Mahmut Esat’ın Medeni Yasaya yazdığı gerekçe


Medeni Yasaya yazdığı gerekçede Mahmut Esat Bozkurt, yeni yasaya dinin değişmez doğasının bütün ihtiyaçları karşılaşmaktan uzak olmasından dolayı ihtiyaç duyulduğunu şu cümleleriyle ifade eder:


“Mecelle'nin temeli ve ana çizgileri dindir; oysa insanlık yaşamı, her gün, hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıyadır. Bunun değişimleri, yürüyüşü, hiçbir zaman bir nokta çevresinde saptanamaz ve durdurulamaz. Yasaları dine dayalı devletler kısa bir zaman sonra yurdun ve ulusun isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler, değişmez kurallar kapsarlar. Yaşam yürür; gereksinimler hızla değişir; din yasaları, her ne olursa olsun ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ve ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşıyamazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle dinlerin yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerinden biridir. Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları ilkel çağlara bağlarlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun alın yazısının, bugünkü çağda bile ortaçağ düzen ve kurallarına bağlı kalmasında, dinin değişmez kurallarından esinlenen yasalarımızın en güçlü etken olduklarından kuşku duyulmamalıdır.”


Bozkurt ayrıca dinin vicdan meselesi olmaktan çıkarılarak istismarın, geriliğin kaynağı olarak nasıl kullanıldığını da ortaya koyar:


“Yenileşmek sürecimizin akışında kamu yararı düşüncesiyle meydana getirilen yeniliklere karşı, yalnız kendi çıkarları aksayan kesimler savaşmışlar ve halkı din adına, bozuk ve çürük inançlar adına, doğru yoldan sapmaya ve bozgunculuğa itelemişlerdir. Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile bağdaşamayan noktaları görülüyorsa, bu Türk Ulusu’nun yetenek ve becerikliliğindeki eksiklikten değil, onun çevresini gereksiz yere saran ortaçağ örgütlerinden ve dinsel hukuk kural ve kurumlarındandır. Hiçbir uygar ulus böyle bir inanış yöresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine ayak uydurarak kendini bağlayan gelenekleri yıkmakta duraksamamıştır. Gerçekler karşısında atadan kalma inanışlara ille de bağlı kalmak, akıl ve zekâ gereklerinden değildir.”


İsviçre Medeni Yasası, millet egemenliğini, laikliği, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile birliği içermesi, Hâkim’e takdir yetkisi tanıması, dilinin basitliği gibi nedenlerle 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilir. 


 Medeni Yasa’nın getirdiği önemli haklar


1- Resmi nikâh zorunlu hale getirildi.


2- Tek eşli evlilik zorunlu hale getirildi.


3- Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlandı.


4- Tek taraflı olarak erkeklerin olan boşanma hakkı eşit koşullarla kadınlara da tanındı.


5- Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanındı.


6- Patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkileri sona erdi.


7- Laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde uygulanır duruma geldi.


8- Türkiye’de hukuk birliği sağlandı.


Medeni yasanın Avrupa’daki yankısı


Lozan Antlaşması çerçevesinde Türkiye’de danışman olarak bulunan hukukçu Sauser Hall,  “bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur” diyerek şunu da belirtir:


“İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıllık geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez.” [10]


Tarihçi Toynbee, Türk hukuk devrimini Rönesans, Reform, Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimine benzeterek şu farkı vurgular:


 “…yalnız bu devrim, bir insanın yaşamı süresinde gerçekleştirilmiştir." [11]


Kont Ostrorog ise şöyle değerlendirir:


“Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabulü, Orta Doğu tarihinde 14 yüzyıldan, yani İslam dininin kabulünden bu yana görülen en önemli olaylardan biridir”.[12]


Hukuk devrimi özünde millet egemenliğini ortaya koymak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak, bilimi esas almak, çağdaş olmaktır. Din ve toplumu geriliğe götüren gelenekler bir referans kaynağı olmaktan çıkarılarak akla dayalı hükümlerle toplum yönetilmeliydi. Bunun yolu da hukuku laikleştirmekti. Medeni yasa bu yönleriyle Türk aydınlanmasının önemli belgelerden biridir.






Dipnotlar


[1] M. Şükrü Hanioğlu, Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, İstanbul, (tarihsiz), s. 375-383.


[2] Celal Nuri, Kadınlarımız, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1993, s. 101-102.


[3] Ziya Gökalp, Yeni Hayat–Doğru Yol, (haz: Müjgan Cumhur), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1976, s. 32.


[4] İsmail Arar, Halil Menteşe’nin Anıları, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1986, s. 228.


[5] Mazhar Müfid Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.I, 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1986, s. 131-132.


[6] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, s. 223-224.


[7] TBMM Zabıt Ceridesi, 2. Dönem, C.X, s. 175-177.


[8] Şükrü Kaya’nın hukukun laikleştirilmesine yönelik çabaları için bakınız. Mustafa Solak, Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, Kaynak Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2013.


[9] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1969, s. 370.


[10] La Réception des Droits Européens en Turquie, Genève, 1938, s.51’den aktaran Çağdaş Evrim Ergün, Mevzuat, “Türk Aydınlanma Hareketinde Hukuk Anlayışı Türkiye'de Hukukun Laikleşmesi”, S. 20, İstanbul, 1999


[11] Atatürk’ün Hukuk Devrimi, Mukayeseli Hukuk Araştırma ve Uygulama Merkezi, İstanbul, 1983, s. 9 


[12] Ostorog, The Angora Reform, London, 1927, s. 14’ten aktaran Çağdaş Evrim Ergün, a


Etiketler:
Bu haber toplam 1478 defa okundu


Sayac Yeri