Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Öncü Kadınlarımız Müzikli Tiyatro Gösterisi
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE SORUNLARI SEMİNERLERİ BAŞLIYOR!
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ

TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ
10 Şubat Çarşamba Günü, Atatürkçü Düşünce Derneği Karşıyaka Şubesi üyeleri; “Atatürk gibi düşünmek” toplantıları kapsamında, Şubemizin “Bilim ve Danışma Kurulu” Üyesi Tahir CEYHAN’ın, “Geçmişten Günümüze Türk – Rus İlişkileri” konulu sunumunu izledi…
14.02.2016 / 07:35

Tahir CEYHAN Bey, söze “Türk – Sovyet dostluğu Misak-ı Millî’nin bir parçasıdır.” parolasıyla başladı.


Coğrafya, Ülkelerin Kaderini Belirler”: Rus-Türk ilişkilerinin başlangıcı bundan yaklaşık bin yıl öncesine, Rusların tarih sahnesine ilk çıktıkları zamana kadar uzanır. Bu iki halk, yan yana yaşamış ve tarih boyunca sık sık birbirleriyle savaşmak zorunda kalmıştır. Buna rağmen, o kadar ortak yönleri vardır ki Ruslar, Avrupalılarla karşılaştırıldığında Türklere daha yakın görünmektedir. Coğrafî olarak her iki ülkenin de hem Batı’da hem de Doğu’da topraklarının bulunması, iki ülkeyi birleştiren bir diğer etkendir.


Cumhuriyet Dönemindeki Stratejik Ortaklık: Türkiye – Rusya ilişkileri; yakın tarihte daha çokOsmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı’nın 19’uncu yüzyılda giriştikleri irili ufaklı savaşlarla anılmaktadır. 1853-1856 Kırım Savaşı ve 1877 – 1878 (93 Harbi), Osmanlı ve Ruslar açısından ağır sonuçları olan savaşlardır. Birinci Dünya Savaşı’nda da savaşan taraflarda olan bu iki ülkenin kaderi, aslında birbirine bağlı olagelmiştir. Bu savaşlar, hala Türkiye siyaseti yapanların ve devlet adamlarının hafızasındadır.  Osmanlı’nın son bürokratları ve haliyle genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk bürokratları, bu Rus travmasından fazlasıyla etkilenmişlerdir.


Kurtuluş Savaşı yıllarında emperyalizm karşıtlığı; “Türk ve Sovyet Devrimleri”ni aynı cephede buluşturmuştur. Tehdit ve düşman her iki ülke için de ortaktı. Mustafa Kemal, bu gerçeği şöyle açıklamıştır:“Şimdi itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, bu kıyam ve bu isyan vuku bulduğu dakikada biz Rusya’da olduğu gibi, emperyalizm ve kapitalizmin manasını düşünmemiştik. (…) Vaziyet geliştikten sonra bizi de tehdit eden kuvvetlerin, Rusya’daki inkılâba sebebiyet veren mevcudiyetler olduğu anlaşıldı.”


Ancak olay, düşmanların ortak olmasının ötesindedir. “Emperyalizme ve kapitalizme karşı savaş”, her iki devrimin içeriğiyle ilgilidir. “Sovyet devrimi” sosyalizmi kurma amacına; ancak emperyalizmi ve kapitalizmi alt ederek, ülke içinde tasfiye ederek ulaşabilirdi. Türkiye’nin millî kurtuluş devrimi de, bağımsız ve halkçı Türkiye’yi, emperyalizmi, yani uluslar arası kapitalizmi yenerek gerçekleşebilirdi.


Sovyet ile Türk Devrimi arasındaki ittifak zorunluydu ve doğaldı. İttifakın dayandığı temeller ve ortak program, iki Devlet’in kuruluş felsefesinde de kendini gösterir. İttifako nedenle, stratejik boyuttadır. Mustafa Kemal’in, “Sömürgecilik ve emperyalizm; yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.” sözüyle çizdiği stratejinin gerçekleştirilebilmesinin de tek bir yolu vardır. Mustafa Kemal, bunu “Türkiye’nin emeli, şimdiki millî sınırı içinde dâhili ve haricî tam bağımsızlığı ile yaşamak ve bu esası sağlamak şartıyla Rusya ile muhatabını ve geleceği birleştirmektir.” şeklinde belirlenmiştir. 


Bunun karşılığında ise Türkiye, Sovyet Rusya ile birlikte emperyalist güçlere karşı mücadele verecekti. Sovyet Hükümeti, TBMM’yi tanıyan dünyadaki ilk hükümet oldu ve Moskova, Ankara ile dostluk münasebetlerinin kurulmasından yana bir karar aldı. Sonuçta 16 Mart 1921 Tarihi’nde Moskova’da Türk Hükümeti ile Sovyet Hükümeti, “Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması”nı imzalamıştır. Anlaşmada, “iki Hükümet’in “Milletler’in kardeşlik prensipleri ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip oldukları konularında hemfikir ve emperyalistlere karşı mücadele konusunda dayanışma içersinde oldukları belirtilmiştir”. Ayrıca tarafların daimi dostluk ve gerçek işbirliğini öngören münasebetleri kurma yönünde istekli olduklarının da altı çizilmiş ve her iki ülke arasında imzalanan bütün eski anlaşmalar, geçersiz ilân edilmiştir. Bu tarihten sonra, iki ülke arasındaki münasebetler hızla gelişmiştir. Diplomatik münasebetlerin yanı sıra iki ülke arasında ekonomik ve kültürel alanlarda da bir yakınlaşma görülmüştür.


Sovyetler Birliği, Türkiye’deki sanayi gelişimini öngören bazı projelere katılmış, Kayseri ve Nazilli’de tekstil fabrikalarının inşasında önemli rol oynamıştır. Türkiye için zor olarak nitelendirilebilecek bir dönemde yardım elini uzatan Sovyetler için dönemin Türk yetkilileri, “Büyük Kuzey Komşumuz” terimini kullanmıştır.


Atatürk’ün, “Türk – Sovyet dostluğu Misak –ı Millî’nin bir parçasıdır.” sözü Türk – Sovyet ittifakının, iki devletin kuruluşunda ve temelinde olduğunu ifade eder. Bu ittifakın stratejik temelleri, yıllar sonra lise öğrencilerine okutulmak üzere ders kitaplarında da işlenecektir. 1932 yılında basılan Tarih kitabında şunlar yazılıdır: “ Anadolu’da ortaya çıkan silahlı millî ayaklanma hareketi; siyasî konum ve hedeflerde, Sovyet Rusya’yla tam benzerlik arz ediyordu… Düşmanlar aynıydı, her iki memleketin mücadelesinde ortak noktalar vardı; her iki memleket, coğrafî konumlarından dolayı birinin ötekinin düşmanları tarafından kuşatılmasına engel oluyordu… Büyük çıkarlardaki bu ortaklık ve birbirine olan ihtiyaç, dostça bir politika yaratmıştır. Bu dostça politika, tarafların başarıları arttıkça ve kendini hissettirdikçe gelişmiştir.


Bütün bu ifadelere bakıldığında; Çiçerin’in Frunze’ye belirttiği gibi, bu ittifakın konjonktürel değil, bir prensip meselesi olduğu, yani stratejik bir ittifak olduğu gerçeği ortaya çıkar. Tevfik Rüştü ARAS’ın ifadesiyle “ bu işbirliği, dünya işbirliğine giden bir yoldur.” Dünya işbirliğine giden yol, Taksim Anıtı’nda ölümsüzleştirilmiştir. Mustafa Kemal’in talimatıyla, Taksim Meydanı’ndaki Anıt’a konulan ARALOY heykeli, stratejik dostluğun simgesidir. Sonuçta özet olarak, Mustafa Kemal Paşa ve Lenin politik, ideolojik tercihlerin yanında, jeopolitiği de gözeten diplomasi izlediler. Türk – Sovyet dostluğuna önem verdiler.


Atatürk’ün Dış Politika Vasiyeti: Atatürk, ölmeden önce Türkiye’nin dış politikası konusundaki vasiyetini, zamanın devlet yöneticilerine ve yakın arkadaşlarına birkaç kez ifade etmiştir. İsmet İnönü, ATATÜRK’ün Türk – Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Diğer taraftan ATATÜRK, Kılıç Ali’ye “Dış politikamızın temeli, Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur” demiştir. Tevfik Rüştü ARAS ise, ATATÜRK’ün son sözlerinden birinin, “Sovyetler ile ilişkilerin 1925 Antlaşması çerçevesinde yürütülmesi olduğunu belirtir.”Ayrıca, Zekeriya SERTEL, Celal BAYAR, ve Tevfik Rüştü ARAS’ı kaynak göstererek, ATATÜRK’ün ölüm yatağında arkadaşlarına şu vasiyette bulunduğunu aktarır: “Sovyetler Birliği’ne karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler’e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya  imza koymayacaksınız.


2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Dönemi: 2. Dünya Savaşı’na kadar, genç Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tam anlamıyla her koşul ve konuda birbirlerinin sırtını kollayan iki devlet olmuştur. 1929 yılında iki devrim yine birlikte, kendi raylarına girer. Rusya’da yaklaşan Dünya Savaşı tehdidi de göz önüne alınarak, tarım kolektifleştirilir. Türkiye ise, özel girişimcilikle yüzyıl geçse ilerlemenin mümkün olmadığı saptaması yapılır ve yeniden devletçilik dönemi açılır.


1930’lu yıllarda en hızlı gelişen ülkeler olarak Türkiye ve Sovyetler Birliği görülür. Ancak hem Sovyetlerin çok güçlenmesi, hem de Stalin’in emperyal düşünceleri, Sovyetleri dost ülke Türkiye’den bazı taleplerde bulunmaya itmiştir. Özellikle Boğazlar üstündeki kontrol emelleri, Türkiye’nin Rusya’dan çekinmesine ve büyük savaş sonrası kendini karşı kampa atmasına neden olmuştur. Stalin’in; elçileri ve bakanları eliyle yürüttüğü “Boğazlar ve Evliye-i Selase” (Kars, Ardahan, Batum) argümanlarının tekrar gündeme gelmesi, Türkiye yöneticilerini çok rahatsız etmiş ve sıkışmış bir konuma itmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın en kritik noktasında Rusların bu gibi talepleri, Almanların komşu Bulgaristan’a girmesiyle birleşince, ülkenin savaşın bitimine kadar olan birkaç yılı yüreği ağzında geçirmesine sebep olmuştur.


Savaş sonrası düzenlemelerde de söz konusu olan bu talepleri, Türk diplomatları onurlu bir soğukkanlılıkla reddetmiş, Montrö ile kazanılan boğazlardaki statüyü sonuna kadar korumakta kararlı olduklarını her defasında yenilemişlerdir.“Soğuk Savaş döneminde”, özellikle Stalin’in ölümüne kadar, Sovyetler, Türkiye’den toprak ve boğazlarda hak iddia etmiştir. Stalin’in ölümünden sonra “Kruşçev dönemi” ile Stalin politikalarının terk edildiği açıklanmış; fakat Türkiye, bir Nato üye ülkesi olarak Batı Güvenlik ve politik şemsiyesi altında yerini almıştır.


Soğuk Savaş Sonrası Dönemi: “Kurtuluş Savaşı” dönemindeki iki liderin ardından gelen kadrolar ne Sovyetler Birliği’nde ne Türkiye’de, o politikaları aynı kararlılık ve tutarlılıkla sürdürmediler. Ancak yine de Soğuk Savaş’ın en keskin olduğu ve Türkiye’nin, ABD yanlısı politikalara en çok savrulduğu dönemde bile Türkiye, hem dünya hem bölge dengelerini gözetmeye çabaladı. Karadeniz’de Sovyetler Birliği’nin hak ve çıkarlarını, hassasiyetlerini önemsedi. ABD’nin Türkiye üzerindeki nüfuzuna, baskısına rağmen, Karadeniz’de Sovyetler Birliği’ni kışkırtacak adım atmaktan kaçındı. 1952-1989 arasında “Nato tatbikatlarına” izin vermedi. 1936 tarihli “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”ne sadık kaldı. Soğuk Savaş henüz bitmeden, Özal döneminde bile, ticareti artırmaya çabaladı. Rusya’dan ithalat yaptı. İki ülke arasında yaşanan irili ufaklı bunalımlara rağmen, Rusya da Türkiye’nin bu tutumuna saygı gösterdi. Karadeniz donanmasına büyük çapta yatırım yapmadı. Gerginlikten kaçındı.


Sovyetlerin yıkıldığı 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde başlangıçta belirli bir ağırlık merkezi olmayan, çok da dengeli seyretmeyen ikili ilişkilerin, ekonomi/enerji konuları merkezinde şekillendiği görülmektedir. Ayrıca terör ve terörle mücadele konusunun her ne kadar ortak bir tanımlama yapılamamış olsa da ekonomik ve ticari merkezli şekillenen ilişkilere bir engel oluşturmaktan çıktığı, çok boyutlu ortaklığa doğru ilerleyen ilişkilere altyapı hazırladığı görülmektedir.


1993-1994 dönemi, PKK terörünün tırmandığı ve Rusya’nın da Türkiye’ye karşı PKK kartını etkin ve yoğun biçimde kullanmaya başladığı yıllardır. Türkiye’nin Kafkasya’da yaşanan ve Rusya’nın da taraf olduğu çekişmelerde takındığı tavrın Moskova tarafından dengelenmesi çabası, PKK’yı bir anda Rusya için Türkiye’ye karşı kullanılacak bir silaha dönüştürmüştür. Rusya’nın bu kartı gittikçe daha güçlü ve Türkiye’yi rahatsız eden bir biçim de kullanmaya başlaması, Ankara’yı masaya oturmaya zorlamıştır.


22-25 Ocak 1995’de, dönemin İçişleri Bakanı Menteşe’nin; Moskova’ya yaptığı ziyaret ve iki günlük müzakerelerin sonucunda taraflar arasında, 24 Ocak’ta PKK’nın Rusya’da faaliyetlerine son verilmesini öngören “ Terörizmi Önleme Protokolü” imzalanmıştır. Bu tarihten sonra iki ülkenin istihbarat yetkililerinin sıklıkla görüştükleri ve Türkiye’nin Çeçenlere, Rusya’nın ise PKK’ya karşı daha soğuk bir tavır takınmaya başladığı görülmektedir. Irak Savaşı’na karşı hemen hemen aynı tepkiyi veren iki ülke, PKK ve Çeçen ayrılıkçıları konularında zaman zaman gerilseler de, 2000’li yılların tarihlerinde görmedikleri bir yakınlığa yol açtığını iddia edebiliriz. Bölgesel ve küresel gelişmelerile iki ülkenin bu gelişmelereolan bakış açıları, Türkiye ile “Büyük Kuzey Komşu” olarak nitelendirdiği Rusya’yı birbirine yakınlaştırmıştır. Yine bu yıllarda, “Çok Boyutlu Güçlendirilmiş Ortaklık Anlaşması” imzalanmıştır.


“Kıbrıs Sorunu”, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin diğer sorunlu alanlarından birisi olmuştur. Kıbrıs söz konusu olduğunda, Rusya’nın Türkiye ile “çatışan çıkarları” söz konusudur. Bu dönemde, Kıbrıs merkezli olarak iki tarafın ilişkilerini kötü yönde etkileyen gelişme, karadan havaya atılan S-300 füze sistemlerinin satışı amacıyla Aralık 1996’da, Güney Kıbrıs Rum kesimi ile bir Rus şirketi arasında bir sözleşme imzalanmasıdır. Bu Türkiye için sadece Kıbrıs’taki değil, Doğu Akdeniz’deki dengenin de RF (Rusya Federasyonu) eliyle bozulması anlamına gelmekteydi. Türkiye, bu nedenle RF’yi protesto etmiş ve anlaşmanın uygulanmasının engellenmesi için yoğun bir faaliyet yürütmüştür.


Rusya ise satış sözleşmesini, GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) üzerinden dahi olsa Batı pazarlarına girebilmek şeklinde değerlendirmiştir. Soruna, maddî açıdan oldukça kârlı büyük bir silah anlaşması olarak bakmıştır. Türkiye’nin konuyu sürekli gündemde tutması ve ABD’nin de desteğinin sağlanması sonucu, 1998 yılında yılında GKRY’nin füzeleri adaya getirmekten vazgeçmesi ve Türkiye’nin de, sistemin Girit’e yerleştirilmesini kabullenmesiyle sorun çözüme kavuşmuştur. Bu noktada, Türk ve Rus tarafının halen, kendi özel çıkarları söz konusu olduğunda uzlaşmadıkları ve ortak bir stratejik bakış açısı geliştirmedikleri belirtilmelidir. KKTC’nin tanınması ve Kıbrıs sorunu hakkında Rum tezlerine daha yakın olan Rusya, 2004 yılına gelindiğinde bir yumuşama göstermiş ve “Lavrov – Talat görüşmeleri” gerçekleşmiştir. Bu görüşme sembolik de olsa, Rusya’nın Kıbrıs konusundaki tavrının değiştiğini göstermesi açısından çok önemlidir.


2005 yılında hayata geçen “Mavi Akım”ın “Rusya – Türkiye” ilişkileri açısından bir kilometre taşı olduğunu söylemek de yanlış olmaz. 2006 yılına gelindiğinde ise, iki ülke bölgesel güvenlik endişelerini, “Karadeniz Uyumu Harekâtı İkili İş Birliği” ile gidermeye çalışmıştır. 2008 yılında ortaya çıkan Gürcistan Savaşı’nda, tarafsız tutumunu Rusların elini rahatlatacak şekilde kullanan Türkiye; bir NATO müttefiki olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin, Gürcistan’a gönderdiği “yardım” gemilerini belli bir tonu aştıkları için geçirmemiş ve savaşın seyrini değiştirmiştir. Türkiye’nin; bu gibi dış politika manevraları zaman zaman Türkiye’nin “eksen kayması” tabiriyle açıklanmış ve Batı dünyasındaki yeri sorgulanır olmuştur.


Türk – Rus ilişkilerinin gelişmesinde birkaç önemli etken bulunmaktadır. Bunlardan ilki, iki ülkenin 21’inci yüzyılın başında izlemeye başladıkları “dış politikaları”nın birbirine benzer olmasıdır. Gerek Moskova gerek Ankara, 21’inci yüzyılın başında dış politikalarını gözden geçirmişlerdir. Kremlin, çok yönlü bir dış politika izlemeye başlamış ve bu bağlamda özellikle 2000’li yıllarda Türkiye de “Bağımsız Devletler Topluluğu” ve diğer komşu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi ve komşularla olan sorunların çözümünü öngören bir dış politika benimsemiştir. Her iki ülkenin de komşularına ve dolayısıyla birbirlerine önem vermeye başlaması, Türk-Rus diyaloğunun yeni bir boyuta çıkmasını sağlamıştır.


Yine bu bağlamda özellikle, son yıllarda Ankara ve Moskova’nın “ Batı tarafından kendilerine atfedilen rolden de memnun olmadıklarını” belirtmek gerekmektedir. Moskova, kendisine sadece   “petrol pompalayan bir istasyon” gözüyle bakılmasına itiraz ederken, Türkiye’de; ABD ve AB’nin kendisini sadece Batı’nın Ortadoğu ve Afganistan gibi coğrafyalara yönelik politikalarında bir “köprü” olarak kullanmasından yakınmaktadır.


2009 yılında ikili ticarette ruble ve liranın kullanılmasına karar verilmiştir. Bu kararla beraber iki ülkenin ticaret hacmi 30 milyar dolara gelmiştir. Buna karşın Türkiye’nin enerjide Rusya’ya bağlı kalmak istemediği için imzaladığı “Nabucco projesi” , gaz zengini Orta Asya ülkelerinden alınacak gazın, Avrupa’ya taşınmasını öngören bir projeydi. Ancak, son yorumlara göre bu ülkeler Rusya’nın tepkisini çekmemek için bu projeden vazgeçişlerdir. Rusya,”Nabucco projesine” misilleme olarak devreye “Güney Akım’ı” sokmuştur. Her hal-ü karda, 2010 yılında imzalanan “Üst Düzey İş Birliği Konseyi” kararı, iki ülke arasında turist vizelerinin kaldırılmasını getirmiştir.


İki ülke arasındaki ilişkilerin 2000’li yıllarda hızla gelişmesine ve iki Avrasya ülkesinin tarihinde görülmeyen bir düzeyde işbirliği gerçekleşmesine rağmen, bu yakınlaşma sanal bir çerçeveden gerçek bir stratejik işbirliğine dönüşemedi. Bunun temel nedenleri arasında; Türkiye’nin Batı dünyası içerisinde yer alma tercihi ile Rusya’nın ilişkileri stratejik boyuta taşımaktan ziyade, çerçeveyi avantajlı olduğu ekonomi boyutuyla sınırlama isteği belirtilebilir.


Şimdiye kadar bahsedilen, 2000 yılı sonrası genelde iyi seyreden ilişkiler, “Arap Baharı”nın ortaya çıkmasıyla sekteye uğrar bir görüntü vermiş, ancak, iki ülkenin “Orta Doğu Coğrafyası”na yönelik politikalarının farklı olması, ticaret hacmine etki etmemiştir. Karşılıklı ticaretin ve yatırımların önemli bir hacme ulaşması iki ülkenin de yararınadır.


Özellikle Suriye politikalarında çok farklı iki stratejisi olan Rusya ile Türkiye, Suriye lideri Esad’ın rejiminin akıbetine yönelik farklı görüşleri üzerinden çatışır konuma gelmiştir. İki ülkenin Suriye konusundaki pozisyonu aynı denebilirken metot konusundaki farklılıkları sabit kalmıştır.


Rus jetinin düşürülmesi ilişkileri kopma noktasına getirdi. Son olarak Rus uçağının, Türk hava sahasını ihlali sonrası düşürülmesi ise ilişkilerde buz devrini getirmiştir. İki ülkenin liderlerinin karşılıklı hakarete varan açıklamaları ile ciddileşen bu krizin, yakın geçmişte çözümü görünmemektedir. Rusya, Türkiye’ye karşı yaptırımların sadece ekonomik anlamda olmayacağını ifade ederken, Türkiye ise bir NATO üyesi ülke olarak, Rusya’nın daha dikkatli hareket etmesini istiyor. Artan ticaret hacmi ve yüksek düzeyli enerji anlaşmaları ile “Türkiye- Rusya arasında” yakın zamana kadar esen bahar rüzgârları, şimdilerde sona ermiş gibi görünüyor. Rusya’nın aşırı milliyetçi kanadı Türkiye’den; boğazlardan hak ve toprak talep etmek gibi hukuksuz iddialarda bulunurken, diğer kesimler ilişkilerin zamanla yeniden rayına oturacağından umutlu.


Türk – Rus İlişkilerinin Tarihsel Özeti: Türk – Rus ilişkilerinin tarihi şöyle özetlenebilir: “Gericilik ve emperyalizm”, her iki ülkeyi karşı karşıya getiriyor. “Devrim ve halkçılık” ise, iki ülkeyi birleştiriyor Rusya ve Türkiye, yaşayabilmek için yenileşmek, devrimcileşmek zorundadır. Denklem böyle kurulmuştur. Türkiye ile Rusya’nın stratejik ortaklık kurması bu nedenle kaçınılmazdır.


Dikkat edilmesi gereken bir nokta ise, Türkiye ne zaman millî devlet stratejisinden sapmış ise, aynı anda Mustafa Kemal’in “millî devlet stratejisi” nin bir parçası dediği ve vasiyet ettiği “Sovyet Dostluğu”ndan da vazgeçmiştir. Ne zaman “Küçük Amerika” olmaya karar verilmiş ise, “Bağımsız Türkiye” davası, Sovyet dostluğu bir kenara itilmiştir. Aynı şeyler SSCB için de söylenebilir. Sovyetler Birliği, özellikle 1960’lardan sonra “Leninizm’in ananesi” olan “Türk Dostluğu”ndan da vazgeçmiştir. Sovyet Devrimi ve Türk Devrimi’nin birbirinden kopuşları, en sonunda iki devrimin de yıkımını getirmiştir. Birbirinden ayrılan Türk ve Sovyet devrimleri, ateşin ortasında kalmış ve kendilerini zora sokmuşlardır. 1990 yılında Sovyet Devrimi’nin yıkımına son nokta konduğu zaman, “Türk Devrimi” de son kalelerini vermiş, Atlantik’te boğulmuştur. Dolayısıyla, ATATÜRK’ün biricik vasiyeti olan “Sovyet Devrimi ile dostluk”un basit bir dış politika seçeneği olmadığı, Türk Devrimi’nin biricik yaşama olanağı olduğu şeklinde anlaşılması, en uygun görüş olarak kabul edilebilir.


Türkiye- Rusya İlişkilerinin Geleceği ve Enerji Denklemi: Ruslar, 1990’lardan beri Batı tarafından küçümsenmenin, dış politikada yaşadığı yenilgilerin ve ambargonun acısını; Türkiye üzerinden bastırmak için ilişkilerde yeni bir dönem başlattı. Ukrayna’nın doğusunu ayaklandıran, Kırım’ı ilhak eden Putin, Suriye müdahalesi ile iç politikada zirve yapmış ve ABD’ye “Ben de senin kadar güçlüyüm” mesajını vermişti ki uçaklarının düşmesi tüm fiyakalarını bozdu.


2014 yılındaki Ukrayna olaylarından beri Rusların %68’i, ülkenin eski büyük güç statüsünü geri kazandığını düşünüyor. Türkler için Amerikalıların; “Irak’ın kuzeyinde Türk askerlerinin başına çuval geçirmesi” nasıl bir travma yarattı ise, uçak olayı da “Rus halkı” için aynı şiddette bir sarsıntı oldu. Rusya, Türkiye ile krizde halkını memnun etmek için popülist politikalar uyguluyor. Aslında Rusya, Suriye’nin kuzeyinden Türk hava sahasında yaptığı ihlalleri, uzun zamandır Baltık Denizi’nde “NATO hava sahasında da yapıyor” ama kimse sesini çıkaramıyordu.


İki ülke arasında 1990’larda bazı iş adamları ve bürokratların yaptığı gibi balans ayarı yapacak bir grup bugün yok. Devreye Nazarbayev; Aliyev ve Beyaz Rusya da girdi ama olmadı. Rusya, derin iç sorunları ve ambargo yanında “dış politika”da da uzun zamandır oldukça sıkıntılı bir dönemde. Sovyetler döneminde, “Afrika’da Angola, Mozambik, Güney Afrika ve Cezayir üzerinde” Rus etkisi vardı. Şimdi sadece Angola’da biraz etkisivar, Güney Afrika ile ancak, “BRICS” dolayısı ile aynı kulvardadır. Ortadoğu’da ise “Suriye, son kale”dir. NATO’nun genişlemesi, Rusya için 25 yıldır en büyük tehdittir ve ancak Ukrayna’da bunu durdurabildi ama başına büyük işler açtı. Ukrayna da düşseydi; Rus gemileri Karadeniz’ de demirleyecek liman bulamayacak, Amerikan füzeleri Moskova’ya 450 km. kadar yaklaşmış olacaktı. Rusya, Latin Amerika’daki kalelerini de kaybetmeye devam ediyor.


Ruslar, yüzyıllardır olduğu gibi kendi yollarını bir şekilde bularak, çok farklı adımlar atabilen bir ülke. Bu kapsamda Çarlığı yıkmışlar, Komünizmi kurmuşlar ve hala çevrelerini düzenliyorlar yani “şapkadan tavşan çıkarabilirler”. Çin’den çok daha fazla askerîkabiliyete sahip, dünyanın ABD’den sonra ikinci büyük askerî gücü olan Rusya, yeni askerîmaceralar peşinde. Ekonomik krize ve Batı ambargosuna rağmen, savunma harcamalarını 2014’de 40 milyar dolardan 2015’de 50 milyar dolara çıkardılar. Bu rakamlar, Rusların niyetleri ve öncelikleri konusunda önemli bir ipucu. Baltık bölgesinden Moldova ve Doğu Avrupa’ya, Karadeniz’den Orta Asya’ya bir korku koridoru oluşturmanın yanında “Suriye örneğinde olduğu gibi” küresel arenada, ABD ile bilek güreşi derdinde.


Rusya, Türkiye ile krizi derinleştirerek uzun vadeli kullanmak istiyor. İran üzerinden; Irak Şii yönetimini, Türkiye’ye karşı tahrik ediyor. Türkiye’ye karşı açık bir ekonomik savaş başlattı. Bundan sonra ne yapacağını kestirmek zor. Suriye’nin sınırının güneyine geçecek Türk uçaklarını vurmak için pusuda bekliyor. Esat güçlerinin yanında Türkiye’nin desteklediği direnişçileri ve Türkmenleri vuruyor. Bu grupların elinden, bugüne kadarki kazanımlarını geri almaya kararlı. Rusya’nın askerî bir yola başvurmasının; Türk – Rus çekişmesini, silahlı bir çatışmaya hatta bir savaşa dönüştürme riski yüksek. Bu çatışma, sadece Suriye ya da Doğu Akdeniz’de değil “Karadeniz” üzerinde de olabilir. 


Tarihte; iki ülke 17 kere savaştı ama şimdi şartlar çok farklı. Putin’in; askerî seçenekleri ve bölgede kullanabileceği kuvvetler oldukça sınırlı. Türkiye, coğrafî üstünlüğe ve güçlü bir orduya sahip, yani konumu “Ukrayna ve Gürcistan” ile kıyaslanamaz. Muhtemel bir savaş, iki tarafa da büyük kayıplar verdirebilir ve dileriz bu olmaz.


Öte yandan, Rus tehdidinin açıkça ortaya çıkması; “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”ne göre “savaş riski” ile tehdit edildiğinden” Türkiye’ye, boğazları Ruslara kapatma şansı” verecektir. Uçak düşürme olayı ile ilgili gelişmeler; “ABD’nin Suriye’de, Rusya ile anlaşır gibi gözüküp batağa çekti” tezini güçlendiriyor. Nitekim Ruslar gelince; Amerikalılar 12 uçaklarını, İncirlik’ten çektiler. Rusların Türklerle yok ama ABD ile hava sahası koordinasyon düzenlemeleri var.


Rusya’nın; Suriye müdahalesinin en önemli gerekçelerinden biri, burada yapılacak pazarlıklarda Ukrayna’dan dolayı uygulanan ambargoyu rahatlatmaya yönelik kazanımlardı. Sürekli kan kaybeden Rusya, bir delilik yapabilir, Amerikalılar da gelişmeleri bu yönü ile izliyorlar.


Kriz derinleşirse Ruslar, Türkiye’nin enerji ile bağını koparmak için “Azeri – Ermeni Savaş”ı bile çıkarabilirler.


Türkiye ise Rusya karşısında özellikle enerji konusunda yeni açılımlar peşindedir. Yıllardır Türkiye’nin, enerji bakımından Rusya’ya çok bağımlı olduğunu belirtiyor ve bu konuda hükümeti eleştiriyorduk. Ancak, bu kriz nedeni ile bu bağımlılığı daha iyi analiz etme gereği duyduk.


EPDK kayıtlarına göre; 30 milyar m3 Rusya’dan, 9 milyar3 İran’dan, 6milyar m3 ise Azerbaycan’dan doğal gaz alıyoruz. Bu rakamlara göre; Ruslara bağımlığımız %54 civarındadır. İthal edilen gazın %19’u ise İran’dan geliyor. Ancak, Ruslardan alınan gazın 8 milyarm3’ü İtalyan ENI şirketine ait olduğuna göre bu oran %42’ye düşüyor.         Öte yandan Botaş rakamlarına göre Ruslar’dan alınan gazın 10 milyar m3’ünün özel sektör alımı olduğu da göz önüne alınırsa, Ruslara bağımlılık %28 - %30 seviyesine düşüyor.


Bunları neden söylüyoruz; çünkü kamuoyuna “Rus gazına bağımlılığı azaltıyoruz” yanıltması ile şu aralar Türkiye, enerji tekellerine büyük paralar kaybetme sürecindedir. Halen Türkiye, Rusya’ya alternatifmiş gibi dört ayrı enerji projesi ile ilgileniyor:  Azeri (Şahdeniz) gazı, Katar gazı, Musul ve Kerkük gazı, Doğu Akdeniz gazı.  Görüldüğü gibi son dönemde Rusya’ya enerji bağımlılığını aşma gerekçesi altında “uluslararası enerji tekellerinin tuzağına düşme riski” içindeyiz.


ABD’nin; Rusya’nın Türk akımı projesini kabul etmemiz için çok baskı yaptığını, aynı baskının  “Akkuyu Nükleer Santrali” için de yapıldığını not edelim. Baskıyı daha önceden kabullenen Bulgaristan da Ruslara “hayır” demişti.


ABD, başından beri Katar gazını öne sürüyor ama Rusya, Akdeniz kıyısına “Esad devleti”ni kurarsa Akdeniz’e çıkışı için bir “Sünni devlet” düşünüyor. Katar Gazı, doğrudan Wall Street’in para babalarının yani ABD’yi arka plânda yönetenlerin cebini dolduracak.


Türk – Rus İlişkilerinin Geleceği: Yeni bir “Avrasya” kimliği peşinde olan Rusya için, Orta Doğu’nun , “Avrasya Birliği” ile entegre olması son derece önemlidir. Böylelikle ekonomik gelişmesini politik gücü ile birleştirmeyi plânlayan Rusya, dünyada kendine yer arayan pek çok ülke için “cazibe merkezi” olacaktır. Ardından “Asya – Pasifik” politikasını, ABD’ye karşı hamleler ile ortaya koyacak olan Moskova yönetimi, “Avrasya bölgesinin lideri” konumuna gelebilir. Bu perspektiften değerlendirdiğimizde, Suriye’nin ve Orta Doğu’nun geleceğinde söz sahibi olması, “Esad rejimi”nin devamlılığı ile İran’ın bu sürecin içinde olmasına bağlıdır.


Rusya ve Türkiye’nin fevri politikalar yürütmesi, her iki tarafa da kazanç sağlamaz. Rusya’nın “Avrasyacılık” fikrinden ürettiği bu politikalar, Türkiye’nin laik ve Müslüman bir ülke olması ve stratejik konumunun katkısıyla önemli bir NATO ülkesi olmasından hareketle, bu ülkeyi Asya – Doğu ile Arap dünyası arasında “ tampon kordonu” olarak değerlendirmektedir.


Bu nedenle, Türkiye – Rusya gerginliği en kısa sürede tarafların samimi uzlaşısı ile ortadan kaldırılmalıdır. Türkiye’nin, Rusya ile ilişkileri gerek ekonomik, gerek siyasî olarak bozma gibi bir niyeti yoktur.         Fakat Rusya’nın, nasıl Türkiye’den belli hassasiyetler için zamanında adım atması konusunda istekleri varsa, Türkiye’nin de özellikle sınır güvenliği gibi bazı konularda Rusya’dan bazı isteklerde bulunması gayet normaldir, meşrudur ve uluslararası hukuka da uygundur.


Ekonomik ilişkiler, siyasî ilişkilerin gölgesinde kalmamalıdır. Bu durum, her iki tarafa zarar verecektir ve kazananı olmayacaktır. Ankara, dış politika manevralarını yaparken bu çok bilinmeyenli denkleme ve farklı aktörlerin olası hamlelerine vâkıf olarak adımını atmalıdır. Bunun yanı sıra Türkiye ile Rusya arasında şimdi gözlemlenen çelişkili hususların, karmaşık jeopolitik ve askerî faktörlerle ilişkili olduğu görülüyor. Sorun, sadece bir askerî uçağın vurulmasından ibaret değildir. Süreç, bölgesel ölçekten küresel düzeye kadar genişleyebilen, sonuçları belli olmayan bir içerik alabilir.

Etiketler:
Bu haber toplam 1312 defa okundu


Sayac Yeri