Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Öncü Kadınlarımız Müzikli Tiyatro Gösterisi
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE SORUNLARI SEMİNERLERİ BAŞLIYOR!
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

AÇILIM SORUNUNA NASIL YAKLAŞILMALI? (2)

M. Fevzi Yılmaz
Geçtiğimiz yüzyılın başından beri ülkenin temel gündemini oluşturan “Kürt Sorunu”, son on yılda sınırlarımızı da aşan bölgesel hatta uluslararası sorun olarak karşımıza ç
08.04.2015 / 20:54

Kürt sorununu çözebilmek için siyasal iktidarın, muhatabı kabul edilen PKK terör örgütü ve onun yan kuruluşlarıyla uzun bir zamandan beri açık veya gizli görüştüğü bilinmektedir. Kamuoyunu tatmin edici bir açıklama yapılmamasına karşın içeriğine dair sızan haberlerde: “Demokratik Toplum Kongresi’nin” hazırlamış olduğu ve internette yayınlanan raporda üç temel talebin hükümete sunulduğu yönündedir. Bunlar: 1- Anayasal Vatandaşlık (Vatandaşlık Tanımı), 2-Anadilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması ve kademeli olarak Kürtçe eğitime geçilmesi, 3-Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konan çekincelerin de kaldırılarak uygulanması talepleridir.


Görüldüğü gibi her üç talebin de uzun bir sürece yayılan bir yol haritasına ve Türk halkının ikna edilmesi için çatışmasız uzun bir zaman aralığına ihtiyaç vardır. Bütün bunların üstünde halkı parçalamayan barışçı, milliyetçiliği ayaklar altına almayan, halkın kardeşliğine dayanan, ortak vatan ortak millet kavramını savunan ve emperyalizme karşı tavrı olan güvenilir siyasi liderlere de ihtiyaç vardır.


 


“AÇILIM”’IN KİLİDİ YEREL YÖNETİMLER OLABİLİR Mİ?


PKK ve ona bağlı kuruluşlarca dillendirilen taleplerin birçoğu anayasal değişiklik gerektirecek nitelikteki düzenlemelerdir. Üstelik halkın olası direnciyle karşılaşacak uygulamalar, seçime giden siyasi iktidarın göze alabileceği türden değildir. Siyasal iktidar için, Anayasal vatandaşlık ve Anadilde Eğitim, (Türklük yerine Türkiye vatandaşlığı ve anadilde Kürtçe eğitim) kavramlarıyla oynamak yerine “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na konan çekincelerin kaldırılması daha pratik bir çözüm yolu olabilir. Üstelik Avrupa Özerklik Şartı’na bazı siyasi partilerin “ekonomik boyuttaki çekinceleri kaldıracağız” sözü, siyasal iktidarın işini de kolaylaştıracaktır. Nitekim HDP milletvekillerinin Öcalan’la yaptığı görüşmeler sonucunda yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin olumlu olduğunu açıklamaları bir çözüm çerçevesi olmamakla beraber çözüm taraflarının hareket alanını genişleten bir adım olacağına dair ipuçları vermektedir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı iki yönlü işleyen bir mekanizma yaratmaktadır. Birincisi; ayrılıkçı Kürt harekâtının hareket alanını genişletmesi, Ortadoğu’nun geleceğini tasarlayan BOP pratiğine katkı sağlamasıdır. İkinci olarak da küreselleşmeyle birlikte anılan yerelleşme denilen merkezi idareye ait görev ve yetkilerin önemli bir bölümünün mahalli idareye devredilmesi olarak anlamak mümkündür.


Yerelleşme; ülkenin doğal kaynaklarına ve varlıklarına daha rahat ulaşılacak, yerele devredilen sağlık, ulaşım, eğitim, temizlik, barınma, su gibi hizmet alanları sermaye için özellikle uluslararası sermaye için, önemli pazar alanlarına dönüşecektir. Yatırım çekme adına yerel yönetimler daha çok sermayenin denetimine girecektir.


“Merkezi idareye ait yetkilerin mahalli idarelere devri” şeklindeki bir ifade yerelleşme kavramını tam olarak karşılayamaz. Bu kavramı daha çok; küreselleşme olgusu, yenidünya düzeni kavramı ve neo –liberal politikalarla birlikte düşünmemiz gerekmektedir. Devletin ekonomik hayattan çekilmesi, GATT (Gümrük Tarifeleri Ticaret anlaşmaları) ile sermayenin önündeki engelleyici yaptırımların kaldırılması, KİT’lerin tasfiyesi, Yap-İşlet modelleri; özetle kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi “yönetişim” ‘governance’ kavramı ile ifadesini bulan sivil toplum örgütlerini (STK) ve özel sektörü de içine alan bir yerinden yönetim sisteminin adı olarak görmek gerekir. Sistem; yurttaşların yönetime hem “doğrudan katılma” hakkının gereği hem de “vatandaşa yakın” gösterilmeye çalışılmaktadır. Demokratik, katılımcı, şeffaf, hesap verilebilir söylemler eşliğinde geliştirilen bu sürecin İMF, DB, DTÖ gibi dünya sermaye örgütleri tarafından yürütülmesi, ulus devletin bürokratik engellerini aşıp ülke kaynaklarına doğrudan ulaşmanın hedeflendiğini göstermektedir.


Yerelleşmede; ülkenin doğal kaynaklarına ve varlıklarına daha rahat ulaşılacak, yerele devredilen sağlık, ulaşım, eğitim, temizlik, barınma, su gibi hizmet alanları sermaye için özellikle uluslararası sermaye için önemli pazar alanlarına dönüşecektir. Yatırım çekme adına yerel yönetimler daha çok sermayenin denetimine girecektir. Kısacası; küreselleşme ve yerelleşme kavramlarını emperyalist sermayenin önündeki engellerin kaldırılmasını sağlayan neo-liberal (emperyalist) yayılmacılığın birbirini tamamlayan iki yüzü olarak görmeliyiz. Onun için ülkemizde açılım adına yürütülen çalışmalar izlenirken emperyalist yayılmacılığın çok yönlü planlamalarını göz ardı edemeyiz.


Dergimizin Eylül- Ekim sayısında “Açılım Sorununa Nasıl Yaklaşılmalı?” başlığını taşıyan yazımızda millet kavramı üzerinden deneme niteliğinde bir yaklaşım sergilemiştik. Bu kez yerel yönetim üzerinden mali sermayenin yani emperyalist sermayenin olası planlarının özetini sunmaya çalıştık. Olayı karmaşık kılan temel neden bölgesel sorunları uluslararası sorun haline getiren emperyalist yayılmacılıktır. Millet kavramı tarihi bir kategori olarak durduğuna ve halen bu sürecin sonuna gelinmediğine göre canlı bir organizma gibi gelişmesini sürdürmektedir. Takribi olarak son elli yılda yurtiçi ve yurtdışına, birçok nedenlerle, iç ve dış göçler yaşandı. Bu göçler bölgenin (Doğu ve Güneydoğu) ne feodal çözülmesinin ne de ciddi bir sanayileşmenin sonucu olmadı. İşsizlik ve terör en temel nedenler arasındadır. Bu nedenle ülkenin batı bölgelerinde Kürt asıllı nüfus söz konusu bölgeden daha fazladır. Çok hızlı bir şekilde, göç ettikleri bölgelerin özelliklerine uyum sağlamaktadırlar. Buralardaki faklılaşmalar, etnik bölünme yerine her sınıflı toplumda olduğu gibi sınıf mücadelesine dönüşmektedir. Bu durum ayrılıkçı hareketlerin sosyal temelini ortadan kalkmasına hizmet etmektedir. Toplumsal gelişmenin bu yönü; toplumsal sınıfların duruşlarını değiştirmekte, sınıf mücadelesine dayalı dengelerin kurulmasını daha sağlıklı bir zemine oturtabilmektedir. Bugün halen söz konusu bölgede, ayrılıkçı hareketin önderleri ve siyasal iktidar sahipleri feodal beylere ve onun ideolojik uzantısı olan şeyhlik ve tarikat ilişkilerine dayanmaktadırlar. “Demokratik özerklik” diye bağıranlar toprak ve özgürlük için mücadele eden köylülere silahlı güç kullanmaktadırlar.


“Demokratik Açılım” paydaşlarının programı incelendiğinde bölgedeki toprak düzenin değiştirilmesine dair tek cümle bulamazsınız. Oysa demokrasinin temeli toprağa bağlı köylünün topraklandırılarak özgürleşmesin sağlanmasıdır. Ancak o zaman köylü kendi geleceğini tayin edebilir. Bunun çok iyi bilinmesi ve anlatılması gerekmektedir. Yıllardır yapılan algı operasyonlarıyla sıkıştırılan halkın doğruyu görüp tepkisini de gösteremediğini düşünmek gerekir. Son aylarda Cizre ve Silopi örneğinde olduğu gibi bir dayatmanın ve devletin yok kabul edildiği bir ortamın yaşatılmasının altındaki gerçeği görmek ve göstermek durumundayız. Bölgede yaratılan (IŞİD) ve benzeri terör örgütlerine karşı PKK ve Suriye kolunu “kolluk gücü” gibi gösterme çabalarını, sıkıştırılan Türkiye’ye boyun eğdirme hamlesi olarak görmek gerekiyor. Çünkü açılım paydaşlarından bir tanesi bu durumu Kürtler adına önemli bir şans olarak görüyor ve işbirlikçi yüzünü bütün çıplaklığı ile açığa çıkarıyor. Bu topraklarda hiçbir siyasi hareket bugüne kadar taraftarlarını emperyalist bir ülkenin devlet başkanı için “BİJİ OBAMA” gibi gösteri yaptırtamadı.


Ülkemizde gelişen tüm olayların ABD’nin Irak işgali sonrası gelişen büyük resim üzerinden değerlendirilmesinde yarar vardır. Irak işgali ve sonrasındaki tüm olaylarda Türkiye’nin dış politika zaafları önemli rol oynamış, halen de devam etmektedir. Bölgemizde ABD, yarattığı terör örgütleriyle ülkeleri yeniden düzenleyebileceğini bile düşünmektedir. Diplomatik teammüllere göre, hiçbir ülke bölge ülkelerini dışlayarak yasadışı örgütlenmelere meşruiyet atfedecek ilişkiler kuramaz. Ancak bugün terör örgütlerini bölgenin gelecekteki yöneticileri olarak görüp değer vermek ve ikinci İsrail’in kuruluşunu hızlandırmak onlar için çok önemlidir. Kandilden gelen açıklamalar da, ABD’nin arabulucu olması talepleri de bir rastlantı değildir.


 


SONUÇ


Özetlersek: Ayrılıkçı akım için milliyet esasına dayalı bölünme son otuz yılda önemli bir öğe idi. Önemli bir taban yaratmasına rağmen, destek aldığı emperyalist ülkelerin dünyada ve bölgemizde ağır yenilgiler alması ayrılıkçı akımları da geriletti. Taleplerini alınabilir sınırlara çekmeye çalışmaları bundandır. Cizre ve benzeri olayları, seçime giden bir iktidarın aleyhine kullanılmak üzere açılan bir siyaset boşluğu olarak görmek istiyoruz.


Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya daha geniş anlamda Avrupa Yerel Yönetimler Şartı: “Yenidünya düzeni”nin ülke kaynaklarına daha rahat erişmenin bir yöntemi olarak görülmelidir. Bölge halkına vereceği bir şey olmadığı gibi, sömürüyü ve bağımlılığı katlayacaktır.
Etiketler:
Bu 1533
Yazarın Diğer Yazıları


Sayac Yeri