Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE SORUNLARI SEMİNERLERİ BAŞLIYOR!
15 TEMMUZ PERSPEKTİFİNDEN TSK'NIN VE TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNE BAKIŞ
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

REFERANDUM/HALK OYLAMASI

110 milletvekili aranıyor 2014 yılının Eylül ayında PKK’yı yasallaştırma girişimi olarak da görülen açılım yasasının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne 110 milletvekilinin başvurması
12.03.2017 / 12:31


2016 yılının Ağustos ayında bu kez; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta yapısını bozan, kuvvet komutanlıklarını Milli Savunma Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’nı da Cumhurbaşkanı’na bağlayan, askeri okulları kapatan 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin iptali için 110 milletvekili arandı. Yine bulunamadı.

Her iki durumda da Türk Milleti’nin bu girişimlere karşı büyük tepkisi vardı, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden 110 milletvekili bulunamadığı için sonuç alınamadı ve bu düzenlemeler yürürlük kazandı.

26 milletvekili aranıyor

Son olarak, 2017 yılının Ocak ayında aranan milletvekili sayısı daha azdı. Anayasa’nın 18 maddesinde değişiklik yapan teklifin doğrudan yasalaşması için 367, halk oylamasına götürülebilmesi için de 330 kabul oyu alması gerekiyordu. 367 kabul oyu, teklifin sahibi AKP tarafından da mümkün görülmediğinden, bütün hesaplar 330 sayısına göre yapılmaktaydı.

AKP ve MHP, arzulanan sayıya ulaşılması, CHP de ulaşılmaması için çaba gösterdi. Oylama gizli yapılacağından beklenti, AP ve MHP içinden bazı milletvekillerinin, meclisin yasama yetkisini, dolayısıyla fiilen kendisini ortadan kaldıracak olan bu girişime karşı oy verecekleri yolundaydı. AKP ve MHP içinden 26 milletvekilinin tasarıya karşı çıkması halk oylaması kapısını kapatacak, teklif reddedilmiş olacaktı. Olmadı. 26 milletvekili bulunamadı.

Kendisini yok eden bir Meclis

Türkiye Büyük Millet Meclisi, itibarını ve kendisini yok edecek olan bir girişime onay vermişti. Osmanlı İmparatorluğu’nda parlamenter düzene geçilmesi, I. Meşrutiyet ile gerçekleşmiş ve Meclis-i Mebusan 1877 yılında çalışmaya başlamıştır. O günden bugüne, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nda gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir meclis kendi kendisini ortadan kaldırmamıştır. Ya, 1878’de olduğu gibi padişah tarafından, 1920’de olduğu gibi İşgal Kuvvetleri tarafından ya da 1980’de olduğu gibi darbeciler tarafından kapatılmıştır.

Bu “onur,” yukarıda değindiğimiz anayasa değişikliği çalışma ve oylamaları sırasında ortaya çıkan tablo ve elde edilen sonuçlar nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26. döneminde görev yapan milletvekillerine aittir. Bu tasarıya karşı oy kullanmış olan milletvekilleri, bu duruma itiraz edebilir ve bu “onuru” paylaşmak istemeyebilir. Oylama gizli olduğu için, “Reis”in gözüne girmek isteyen ve kabul oyunu açıkça gösteren bazı milletvekilleri dışında kimin ne oy kullandığını bilemiyoruz. Bilinen, yalnızca kabul ve red oylarının sayısı. Bu arada, onur sözcüğünü kullanmamızın yalnızca suç iş-lemiş olmamak kaygısından kaynaklandığını da belirtelim.

Halk Oylaması süreci başladı

Tasarı Meclis’ten geçtikten sonra, onay süresi uzadı. Bu durum çeşitli söylentilere yol açtı. Bazı senaryolar ortaya atıldı. Bunların içinde en gerçeği yakın olanı, AKP ve MHP yönetimlerinin ve elbette Cumhurbaşkanı’nın sonuçtan emin olamamasıydı. Bir umutla beklendi. Bazı maddelerin, örneğin milletvekili seçilme yaşını 18’e indiren maddenin Meclis’e iade edileceği konuşuldu. Bu da gerçekleşmedi. Başka bir deyişle Cumhurbaşkanı son şansını da kullanmadı ya da kullanamadı. Böylece, halk oylaması tarihi 16 Nisan olarak kesinleşmiş oldu.

Halk oylamasına gidilirken durumumuz

18 maddeden oluşan anayasa değişikliğinin hukuki incelemesine girmeyeceğiz, o ayrı bir yazının konusu. Yalnızca, bu girişimin etkileri ve doğuracağı sonuçları ele alacağız.

Halk oylaması sürecine girildiğine göre, durum saptaması yapıp görevlerimizi ve izleyeceğimiz yolu belirlememiz gerekiyor. Öncelikle ülkemizin içinde bulunduğu duruma bir göz atalım. Türkiye bugün, milletçe iki büyük tehlike ile mücadele etmektedir. Terör ve ekonomik kriz.

Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında, Batı kaynaklı; başını ABD’nin çektiği, bazı AB ülkelerinin de desteklediği, PKK’nın temsil ettiği bölücü terör, adı üstünde ülkemizi bölme çabası içindedir. Mücadele eder gibi göründükleri IŞİD ise, istikrarsızlaştırma ve yıldırma adına şehirlerimizde bombalar patlatmakta, kıyımlar gerçekleştirmektedir. Bir üçüncüsü, ABD güdümündeki terör örgütü FETÖ, yıllarca süren hazırlık sonucu 15 Temmuz 2016’da giriştiği başarısız darbe girişimi sonrasında devlet kurumlarından temizlenmektedir.

FETÖ darbe girişimi sonrasında, geleneksel olarak sağ partilere oy veren kesimlerde, Hükümet’in tutumuna bağlı olarak bir ABD karşıtlığı ortaya çıkmış ve teröre karşı topyekün mücadele anlayışı belirmeye başlamışken, halk oylaması sürecinde kaçınılmaz olarak “Evet’çi-Hayır’cı” ayrışması ortaya çıkacaktır. Bu durum en çok kimi sevindirir ve kimin işine yarar? Yanıtı belli bir soru. PKK, FETÖ ve arkalarındaki güçlerin.

Ekonomik kriz ise küçük bir azınlığın dışında tüm toplumu az ya da çok etkilemekte ve moralini bozmaktadır. Etkisi, Hükümet’i düşürmeyi amaçlayan bombalardan farksızdır. Yıllardır üretime sırtını dönen, Cumhuriyet’in birikimlerini satarak, inşaat ile ekonomiyi “götürmeye” çalışan AKP zihniyeti için artık deniz bitmiş görünüyor. Ekonomistlerin “üretim ekonomisi” dediği bir dönemde, tam tersini yaparak kurtuluşu tüketimi arttırmakta gören, bu amaçla halk oylaması süresince ÖTV’yi sıfırlayan, bankaları tehdit ederek kredi faizlerini düşürmeleri, yanısıra vadeleri uzatma talimatı veren Hükümet’in ekonomiyi düzeltemeyeceği, yalnızca günü kurtarma çabası içinde olduğu ortadadır.

Hal böyle iken, içtenliğine inanmasak da, Tayyip Erdoğan’ın mecbur kaldığı için benimsediği, “Yenikapı Ruhu” ve “Milli Seferberlik” anlayışını halk oylamasının daha başlangıcında terkettiğini görüyoruz. “Hayır diyen teröristtir” anlayışı hangi “ruh” ile açıklanabilir?

İzlenecek yol ve görevler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP ve MHP halk oylaması sürecini sert söylemlerle başlattı. Tayyip Erdoğan’ın gerilimden beslenmek gibi bir yeteneği olduğu bilinir. Şimdi de aynı yolu benimsediğini görüyoruz. Demek ki biz tersini yapacağız. Aslında, doğrusu öyle olduğu için tersini yapacağız. Terörün arkasındaki emperyalizmi keşfeden ve ona karşı birlik olan bu milleti evet-hayır ikileminde bölmek, yukarıda da belirttiğimiz gibi yalnızca ABD-AB ve uzantıları terör örgütlerinin tercihidir.

Tayyip Erdoğan, kendileri tarafından gözden çıkarıldığını bildiği halde, neden ABD-AB kaynaklı bu plana sarıldı acaba? Belki de asıl soru, konu gündemden çıkmışken Devlet Bahçeli, neden bir başka beklenmedik ve şaşırtıcı çıkış yaparak “Fiili durumu yasallaştırmak” hamlesinde bulundu?

Bu soruları esrarengiz telefonlar ve iletilen zarflar ile açıklayabilecek bilgiye sahip değiliz. Herkesin üzerine düşeni yaptığını söyleyerek geçelim.

Öyleyse biz de üzerimize düşeni yapalım. En önemli görev, bu süreçte “Evet” diyenleri “Hayır” demeye ikna etmektir. Rıdvan’dan, Arda’dan söz etmiyoruz. Birincisi ne yaptığını çok iyi biliyor, diğeri de hiç bilmiyor. Esas olan, AKP ve MHP tabanında yer alan ve evet oyu vermeye eğilimli olan kesimdir. Hangi yaklaşım bu eğilimi değiştirebilir, sorusuna kafa yormalı ve yanıtını bulmalıyız.

“Üzerimize düşeni yapalım” derken, mutlaka yapmamız gereken bir şey, sandıklara sahip çıkmak ve hiçbir sandığı boş bırakmamaktır. Bunun için koşullar elverişlidir. Asla yapmamamız gereken de şimdiden teslim olmaktır. Bu da en çok, “Nasıl olsa hile yapıp kazanırlar” söylemi ile ortaya çıkmaktadır. Bu söylem eğer gizli AKP oyunu değilse, tembelliğin gerekçesidir ve her iki durumda da geçersizdir.

Dostlar-düşmanlar

Baştan söyleyelim: “Evetçi”lerin içinde düşmanımız yok. Düşmana saldırılır ve yenilir. Bizim görevimiz onları “Hayır” saflarına kazanmak. Ayrıca, bugün evet diyenlerin çıkarları da nesnel olarak hayır diyenler ile aynı. Dolayısıyla, bu kesime doğru yaklaşmalı ve onları, bu planı kotaran azınlıktan ayırmalıyız. AKP ve MHP milletvekilleri arasında bile çok sayıda “Hayırcı” olduğu biliniyor iken, sıradan insanları yanımıza çekmek için uğraşmalıyız.

 AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın geçmişine, günahlarına takılıp kalarak, hayır oylarını arttırmak mümkün değildir. Zaten mesele de yalnızca AKP,MHP ve Tayyip-Bahçeli meselesi değildir. Geçmişte birbirleri için söylediklerinden, zamanında başkanlık konusundaki görüşlerinden yola çıkarak, dürüstlük ve onur adına bir kavga içine girmek başarıya hizmet etmez. Öyle olsaydı, AKP’nin 2007’den itibaren hiçbir seçimi kazanamaması gerekirdi.

Laikler-Laik olmayanlar ve diğer karşıtlıklar

Saadet Partisi hayır oyu vereceğini açıkladı. Arkasından ekledi: ”Görüşümüz değişmeyecek.” Bu parti laik değil. Bu durumda ne yapalım? Karşı tarafa mı gönderelim? Gerçeklere bağlı olanların böyle bir lüksü olamaz. Mustafa Kemal’in de yoktu. 23 Nisan 1920’de kurulan Birinci Meclis’teki milletvekillerinin ortak özellikleri bağımsızlıkçı ve millici olmalarıydı. O gün, Bolşeviklerle, liberalleri, laiklerle, şeriatçıları birleştiren güç buydu. Bugün de aynı anlayışa sahip olmalıyız.

Sonunda sayılacak olan oylardır ve hayır oyları , evet oylarından fazla çıkmalıdır. Çıkacaktır da.

17 Nisan 2017

Görünen, hayır oylarının fazla çıkacağı ve Türk Milleti’ne kurulan tuzağın bozulacağı şeklinde. Böylece 15 Temmuz’dan sonra, aslında onun devamı olan bir hamle daha yenilgiye uğratılmış olacak. Ya, tersi olur ve evet oyları fazla çıkarsa ne olacak?

Evet de çıksa, hayır da çıksa, 17 Nisan sabahı Türkiye aynı olmamakla birlikte yerinde olacak. Her iki durumda da önümüzde çok zor ve mücadele gerektiren yeni bir süreç olacak. Hayır çıkmışsa; başarılı bir mücadelenin sevincini yaşarken, ABD-AB’nin yeni hamlelerine karşı hazırlıklı olmamız gerekecek. Evet çıkmışsa; dersler çıkarıp, 2019 yılında yürürlüğe girecek olan ve aslında başarı şansı olmayan sisteme karşı mücadeleyi örgütleyeceğiz.

Etiketler:
Bu 260
Yazarın Diğer Yazıları


Sayac Yeri