Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Öncü Kadınlarımız Müzikli Tiyatro Gösterisi
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE SORUNLARI SEMİNERLERİ BAŞLIYOR!
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

DÜNYA EKO-POLİTİĞİNE BAKIŞ

Enis Musluoğlu
Ülkemizde yaşanan terör saldırıları, teröre karşı Şam, Bağdat ve Tahran ile işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.
12.03.2017 / 12:37


AKP’nin Suudi Arabistan ve Katar ile Körfez’de oluşturduğu üçgen son 14 yıl içinde radikal dinci ve bölücü terör örgütlerini güçlendiren bir ortam yarattı. Suudi Arabistan ve Katar gibi İslamcı diktayı uygulayan ilkel ve çağdışı topluluklar fıtratı gereği mezhepçi ve bölücü ortamı güçlendirdi.

Büyük Orta Doğu projesiyle bölünüp parçalanmak istenen ve yerine Kürdistan oluşturulmaya çalışılan ülkeler Irak, Suriye, Türkiye ve İran’dır. Emperyalist odakların hedefindeki bu dört ülkenin aralarındaki işbirliği; dinci ve etnik bölünmeye ve teröre karşı tek yoldur.

Bağdat Irak’ın bütünlüğünden yana, Suriye’nin bütünlüğünü ise Esad ve rejimi istiyor. AKP’nin Esad’a karşı aldığı tavır YPG ve İŞİD’in yalnız Suriye ve Irak’ta değil, Türkiye’de de güçlenmelerine yol açtı. Türkiye’de dinci ve etnik bölücü terör eylemelerinin yaygınlaşması bunun sonucudur. Bu yanlışlar FETÖ’nün de güçlenerek Türkiye’de Ergenekon ve Balyoz kumpaslarını yapmasına ortam hazırladı. 15 Temmuz’un da yolunu açtı.

ABD, Suriye’de YPG aracılığı ile Suriye Kürdistanı’nı kurmak için askeri, siyasi, mali, diplomatik olarak elinden geleni ardına koymuyor. Buna karşı çıkan kim? Ankara ve Şam. Hükümet ise Esad’la kavgasını sürdürüyor. Çelişki ve yanlışlık ne kadar da net!

Rusya, Esad rejiminin en büyük destekçisi, Türkiye’ye de “Benimle ilişkilerini geliştirmek istiyorsan Esad’ı kabullen ve işbirliği yap” diyor. AKP, Rusya ile ilişkilerini geliştirmek zorunda. Çünkü 15 Temmuz’da Türkiye’ye karşı bir girişimde bulunulmuş ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan gözden çıkarılmıştı. Bu durum, ekonomik ve stratejik olarak Türkiye-Rusya ilişkilerinin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Suriye’yi Libya’da olduğu gibi üç, dört parçaya bölmek isteyen Avrupa da Türkiye ile çatışma halindedir. Zaten bu nedenle Ergenekon’a, Balyoz’a ve FETÖ’ye ses çıkarmadı. Yaşadığımız terör saldırılarına Avrupa’dan gelen kınama mesajlarında çok ilginçtir ki terör sözcüğü yer almamaktadır. Büyük Orta Doğu Projesi’nin maşalarını açıkça desteklemektedirler. Bu nedenle de Moskova, Tahran, Şam ve Bağdat’la yakın durmak, çatışmamak işbirliği yapmak durumundayız.

Bütün bunlar Avrupa ve ABD düşmanlığı değil, ulusal çıkarlarımızla örtüşmeyen ABD ve AB politikalarını dengelemek için yapılması gerekenlerdir. Uluslar arası ilişkilerde sevgi, saygı, nefret, ahde vefa gibi kavramlara yer yoktur. Bunlar bireyler arasında geçerlidir. Uluslararası ilişkilerde ulusal çıkarlar söz konusudur.

Ne emperyalizm, ne siyasal İslam bu dünyada bir gelecek vaat ediyor. Liberal demokrasinin ya da ırkçı, milliyetçi popülizmin fantezileri, yalnızca kendi benzerini kurtarmak için insanlığın geri kalanını feda etmeye hazır projeler, bu çıkmaza bir çözüm sunamıyor.



Yatırımcıların bir ülkede yatırım yapmak için dikkate aldığı üç derecelendirme kuruluşundan üçüncüsü de Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyesinin altına indirdi. Daha önce bu seviyenin altına indiren Moody’s ve S&P’nin ardından Fitch de izlemeye başladığı 1994 yılından 18 yıl sonra ülkemizi yatırım yapılmaz statütüsüne çekti. Bu aslında beklenen bir karardı. Sıcak para olarak tabir edilen borsa ve borçlanma senetlerine yatırım yapanlar zaten büyük ölçüde ülkeyi terk etmişlerdi. Bu kararla bu cephede bir sarsıntı yaşanmaz.

Ancak Türkiye ekonomisinin üç önemli yumuşak karnı var ki bunlar neredeyse krizin habercisi gibi. Birincisi, Merkez Bankası’nın rezervleri böyle sıkıntılı bir dönemi atlatabilecek düzeyde değil. Son açıklanan verilere göre 107 milyar dolar civarındaki rezervlerin kullanılabilir net rezervi 30 milyar dolar civarındadır. İkincisi, yenilenmesi gereken yurtdışı fon ihtiyacıdır. Bu da bir yıl içinde vadesi dolacak olan borçlarla 163 milyar dolardır. Bu rakama olası cari işlemler açığı 32 milyar dolar da eklenince toplam 195 milyar dolara ulaşmaktadır. Üçüncüsü ve belki de en hassas noktayı da şirketlerin 312 milyar dolar seviyesine ulaşmış borçları oluşturmaktadır. Bu miktar, 2012 yılından bu yana 87 milyar dolar artmış durumdadır. Özellikle yurtiçi bankalara olan 172 milyar dolarlık döviz borcu çok ciddi bir risk nedenidir.Bu bağlamda yurtdışı fon girişinin azalacağı, yurtdışı borçlanmaların da giderek zorlaşacağı zor bir sürece doğru gidilmektedir.

Dünyadaki gelişmelere bakıldığında ise yeni bir güçler dengesi dönemine girildiğini görmekteyiz. Burada da, küresel sermayenin bu kez, soğuk savaşın ardından Doğu Bloku topraklarının kullanıma açılarak paylaşılması projesinin sonuçları ile karşılaşıyoruz. Şimdi bir taraftan bu paylaşımın sınırlarına gelinmesinin ötesinde, bir süredir Rusya bu sınırları geri istemektedir. Diğer taraftan Çin, mali, askeri ve teknolojik bir güç olarak hızla yükselmektedir. Kendi yakın çevresinden öte, Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Afrika’ya yeni nüfuz alanları edinmektedir. Rusya’nın ekonomik, askeri, teknolojik açılardan, nüfus-mekan ölçeği bağlamında ABD hegemonyasının yerini alarak kendi küreselleşmesini kurma olasılığı yoktur. Buna karşılık Çin çok farklı bir gelecek senaryosu sunmaktadır. Bu koşullarda ABD de klasik jeopolitiğin kuralları gereğince, Rusya’ya, Çin’in yükselişini dengeleme sorunu bağlamında bakmaktadır. Trump’ın Rusya politikası da bu yaklaşıma yakın duruyor.

Günümüz dünyasında ekonomik, siyasi ve ekolojik küresel sorunlarda uluslararası işbirliği daha da zorlaşacaktır. Devlet kapasitesi hala önemli olmaya devam etse de işbirliği, rekabet alanlarında en etkili devletler, geleceğin en etkili aktörleri, dijital ağlara, ilişkilere, bilgiye, enformasyona dayananlar arasından çıkacaktır.

Ülkemizdeki eko-politik gelişmelere dönecek olursak, Sevr hayalinden vazgeçmeyen emperyalistlerin Türkiye’ye karşı yeni stratejiler içersinde olduklarını görmekteyiz. Alevi-Sünni çatışması denediler, başarısız oldular. Türk-Kürt çatışması denediler bu da tutmadı. Tüm bu yıkıcı, bölücü girişimler Türk milletinin sağ duyusuna takıldığı gibi, üniter ve laik cumhuriyetimize olan bağlılığı daha da arttırmış oldu. Şimdi yeni bir oyun peşindeler. Bu oyunun adı: Başkanlık Sistemi. FETÖ, PKK ve Fırat Kalkanı harekatı ile üç cephede birden Türk-Amerikan savaşının verildiği günlerde, üstelik başkanlık sistemi hayalindekilerin bile tasarıyı rafa kaldırdığı sırada birden sihirli bir el MHP Lideri Bahçeli’ye dokundu ve başkanlık tasarısı gündeme getirildi. 7 Temmuz 2002’de de durduk yerde yine sihirli bir elin, daha önce de olduğu gibi, Bahçeli’ye dokunması, 57. hükümeti bozup seçime gidilerek AKP’ye iktidar kapısını açması gibi.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmakla övünen Tayyip Erdoğan, bu projenin gerçek yüzünü anlayınca Kürt açılımından vazgeçerek PKK’ya karşı silahlı mücadeleyi başlatmıştı. Böylece emperyalistlerin PKK vasıtasıyla Güneydoğu’yu Türkiye’den ayırma projeleri boşa çıkmış oldu. ABD’nin güney sınırımızda PYD/YPG ile Musul’dan başlayıp Akdeniz’e çıkan bir kukla devlet oluşumuna karşı Türk ordusunun Fırat Kalkanı harekatını başlatması da Erdoğan’ın emperyalizme karşı direnmesinin bir başka göstergesi olmuştur. ABD’nin 15 Temmuz’da FETÖ’cü darbe girişimi ile Erdoğan’ı indirip yerine kendine itaat edecek ve bölünmeye evet diyecek birini getirme çabası da boşa çıkmış oldu.

Bugün yeni bir emperyalist tuzakla karşı karşıyayız; Yeni Cumhurbaşkanlığı adı ile kamufle edilmiş başkanlık sistemi. Büyük kavgalarla meclisten geçen 18 maddelik Anayasa değişikliği Nisan ayında halkın oyuna sunulacak. En çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulan bu dönemde, üç cephede savaşan Türkiye’nin iç cephesi, “Evetçiler” ve “Hayırcılar” olarak bölünecektir. Tüm bu gelişmelerle Türkiye tek adam yönetimine doğru giderken dünyada demokrasinin efendisi olan ABD’den de hiç ses çıkmamaktadır. Neden çıksın ki, Türkiye’de iç cephe bölünüyor. Savaşta ordular gücünü iç cephenin gücünden alır. Türkiye’ye bu kritik dönemde evetçiler, hayırcılar kavgası yaşatılarak iç cephe zayıflatılacaktır. Halk oylamasından “Yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemi” geçerse bu durumda iki alt seçenek gündeme gelecektir. Emperyalistlerin arzuladıkları bir başkan iş başına getirilebilir ve Sevr’in devamı gerçekleştirilir. Başkanlık seçimini Erdoğan kazanırsa, tüm dünyaya Erdoğan’ı diktatör olarak ilan edecekler ve Mısır, Libya, Suriye, Irak örneklerinde olduğu gibi sözde Türkiye halkına yardım adı altında Türkiye’de silahlı gruplar oluşturularak iç kavgalar çıkartmak suretiyle müdahale etme yollarını deneyeceklerdir.

Halk oylamasının EVET çıkması durumunda Türkiye’yi çok tehlikeli günler bekleyecektir. Dileğimiz o ki daha önceki oyunlarda olduğu gibi halkımızın sağ duyusu hakim gelir.

Etiketler:
Bu 487
Yazarın Diğer Yazıları


Sayac Yeri