Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE SORUNLARI SEMİNERLERİ BAŞLIYOR!
15 TEMMUZ PERSPEKTİFİNDEN TSK'NIN VE TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNE BAKIŞ
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK YUNAN İLİŞKİLERİ - I

Türk-Yunan ilişkileri yaklaşık bin seneyi bulmaktadır.
12.03.2017 / 12:38


1071 Malazgirt zaferi ile başlayan birliktelik Selçuklu, Osmanlı Devletleri ile devam etmiştir. Bu birliktelikte sorunlar minimum düzeyde kalmıştır. Özellikle her azınlığın kendi sınırları içinde yaşam hakları, dinsel haklarının korunması toplumların güven içinde yaşamasına sebebiyet vermiştir. Bu durum Osmanlı devletinin Anadolu toprakları üzerinde işgal emelleri taşıyan diğer Avrupalı devletlerin dikkatini çekmiş, Osmanlı sınırları içinde yaşayan Rumların Megali İdea diye bir ülküye inanmaları sağlanmıştır. Diğer türlü, Osmanlı içindeki Rumların kopmak gibi bir niyetleri yoktu. Bu ülkü ile bağımsız Rum devletleriyle Yunan devletini taçlandırmış olacaklardı. İngilizlerin desteklediği bu düşünce sistemi meyvelerini vermeye başladı ve 1829 yılında bağımsızlık kazanan Yunanistan’ın Osmanlı sınırlarına doğru büyüme istekleri arttı. İngilizler bu durumu destekleyerek Anadolu’da emellerine kavuşmak üzere isyanlara zemin hazırlamışlar ve Osmanlı sınırları içinde yaşayan Rum halkı, kilisenin de desteği ile farklı zamanlarda isyan etmeye başlamışlardı. Bu durum İngilizlerin Yunan devletine Ege Bölgesi’ni vaat etmesiyle 15 Mayıs’ta başlayan bir işgal hareketine dönmüştür. Kuvayı Milliye hareketiyle başlayıp Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kurmasıyla devam eden ülke savunması 9 Eylül günü Yunanlıların İzmir limanından denize dökülmesiyle sonuçlanmış, kazanılan parlak zafer sonraları Atatürk’ün siyasi yönünü de ortaya çıkartarak bağımsız bir ülke kurmasını sağlamıştır. Meclisi ile siyasi yönetimi ile ülkemizde reformlar yaptığı gibi, barış sloganıyla komşu ülkelerle ilişkilere yeni anlamlar katmıştır. Bundan sonra artık bu ilişkilerin nasıl bir seyir izlediğini özet olarak inceleyelim.



ATATÜRK DÖNEMİNDE TÜRK YUNAN İLİŞKİLERİ (1923-1938)

Cumhuriyet ilan edilip Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Türk Dış Politikası’nda Atatürk dönemi başlamış oldu. Bütün dünyanın ilgi ve dikkatini çeken bu dış politika dönemi “Gerçekçi, İstikrarlı ve Başarılı” bir dönem olarak değerlendirilmektedir. Atatürk döneminde uygulanan dış politikayı; 1923-1930 ve 1930-1938 olmak üzere iki bölüme ayırarak incelemek daha anlaşılır ve faydalı olacaktır. Atatürk’ün 1923-1930 döneminde dış politikada; Lozan’dan intikal eden meselelerin halledildiği, büyük devletlerle olan ihtilafların çözümlendiği, barışçı yollarla geçmişin tasfiye edildiği ve komşu devletlerle iyi münasebetlerin kurulduğu görülmektedir. 1920-1938 döneminde, Türkiye aktif bir dış politika izleyerek bölgede barış ve güvenliğin sağlanmasında etkin bir konuma gelmiştir. Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne girmiş, Balkan Antantı, Sadabat Paktı, Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye-İngiltere ve Türkiye-Sovyet münasebetleri temin edilmiştir. Lozan Barış görüşmelerinin ilk döneminde Türkiye ile Yunanistan şu konularda anlaşmaya varmışlardır:

1. Askeri esirler ve sivil tutukluların değişimi.

2. İki devlet arasındaki sınırın, Meriç nehrinden geçmesi; İmroz, Bozcaada ve İtalya’nın egemenliğindeki Oniki Ada dışındaki Doğu Ege Adalarının silahsızlandırma şartıyla Yunanistan’ ın egemenliğine bırakılması.

3. Türkiye’deki Rumlarla Yunanistan’daki Türklerin mübadelesi. İki ülke arasında Lozan’da çözümlenmemiş olan mübadele ve patrikhane sorunları vardı. Türk-Yunan (établi) Anlaşmazlığı Lozan’da 30 Ocak 1923’te imzalanan, “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” ile Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukluları ile Yunan topraklarında yerleşmiş İslam dininden Yunan uyrukluların, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak zorunlu mübadelesi kararlaştırılmaktaydı. Ancak, sözleşmeye göre, zorunlu mübadele, “İstanbul’da oturan Rumları” ve “Batı Trakya’da oturan Müslümanları” kapsamayacaktı. Bir süre sonra Yunanistan, mümkün olduğunca fazla sayıda Rum’u sözleşmenin öngördüğü istisna kapsamına alabilmek için İstanbul’da yerleşik Rumları saydırmaya çalışmıştır. Yunanistan’ın böyle bir tutum takınmasındaki temel nedenin hem büyük bir göç dalgasının getireceği sosyal ve iktisadi problemleri önlemek, hem de Anadolu’da mümkün olduğu kadar çok Rum bırakarak Megali idea’ya giden yolları kapatmamak olduğu değerlendirilmektedir. “Yerleşik (établi)” deyimini alabildiğince geniş yorumlayarak daha çok Rum’u İstanbul’da bırakmak isteyen Yunanistan’a karşılık Türkiye, yerleşikliğin Türk yasalarına uygun olarak tespit edilmesinde ısrarcı olmuştur. Yunan Hükümeti, Batı Trakya’daki Müslüman-Türk halkın mallarına el koyup bunları Türkiye’den gelen Rumlara vermeye başlayınca, Türk Hükümeti de İstanbul’daki Rum mallarıyla ilgili olarak karşılık vermiştir. Bu dönemde, İstanbul’daki Rum Ortodoks Patriğiyle ilgili sorunlar da çıkmıştır. Ortodoks Patrikliğin, gerek I. Dünya Savaşı, gerek Milli Mücadele sırasında Türkiye’deki Rumları Türkler aleyhine tahrik ve teşvik ettiği biliniyordu. Bu yüzden Lozan görüşmelerinde Türk temsilcileri Atatürk’ün direktifiyle Patrikliğin İstanbul’dan kaldırılıp Yunanistan’daki Aynaros adasına gönderilmesi için mücadele etmişler, fakat yalnız Yunan Hükümeti’nin değil, başta İngiltere olmak üzere müttefiklerin de çetin mukavemeti ile karşılaşmışlardır. Neticede Lord Curzon’un teklifi üzerine Patrikliğin siyasi meselelerle uğraşmaması şartıyla İstanbul’da kalması kabul edilmiştir.

Mübadele olayına bağlı olarak bir de patrikhane sorunu ortaya çıktı. Ankara, 1924 yılında Fener’e Patrik olarak atanan Konstantin Araboğlu’nu mübadele kapsamına girdiği gerekçesiyle sınır dışı etti. 1925 yılında yeni bir patrik atanmakla birlikte, iki ülke arasındaki gerginlik 1930’lara kadar devam etti. Lozan’dan sonra Türk-Yunan ilişkilerini zaman zaman tehlikeli durumlara sokan mübadele ve Patrikhane meseleleri yavaş yavaş çözülürken iki devlet arasında normal diplomatik ilişkiler kurulmuş, Cevdet Bey 1925 yılında ilk Türk Büyükelçisi olarak Atina’ya gönderilmiştir. Yakınlaşmanın sonucunda, iki devlet arasında, 1 Aralık 1926 tarihli antlaşma ile nüfus değişiminin bazı problemleri çözüldü.10 Haziran 1930 tarihinde, Türkiye ile Yunanistan arasında Ankara’da, nüfus değişimi meselelerini yeni esaslara göre düzenleyen bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile, yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi “établi” deyiminin kapsamı içine alındı. Ayrıca her iki memleketin azınlıklarına ait mallar konusunda da birçok düzenleme yapıldı. Bu şekilde 6-7 yıldır devam etmekte olan anlaşmazlık sona erdi. 1930 Antlaşması, yeni bir dönemi başlattı. Türk Hükümeti, “samimi bir dostluğun temellerini atmak için” harekete geçiyor ve Yunan başbakanı Venizelos da “Ben itilafı yeni bir devrenin başlangıcı addediyorum” diyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos, Türk Hükümeti’nin daveti üzerine, 27–31 Ekim 1930’da Türkiye’ye geldi. Bu ziyaret sırasında, Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Antlaşması; Deniz Kuvvetlerinin Sınırlanması Hakkında Protokol ve İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi imzalandı.

Türkiye Başbakanı İsmet Paşa (İnönü) ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), 1931 Ekimi’nde Yunanistan’ı ziyaret ederek, Venizelos’un ziyaretini iade ettiler ve büyük gösterilerle karşılandılar. 1930 tarihli Türk-Yunan Antlaşması iki memleket arasında uzun zamandan beri devam eden çatışmayı sonuçlandırıyordu. Bu antlaşmayı basit bir dostluk antlaşması saymamak gerekir. Çünkü Milli Mücadele’den sonra ve 1930 Antlaşması’nın imzalanmasından önce her iki devlet, aralarında tekrar uyuşmazlık konusu olabilecek meseleleri çözmek için çaba göstermişlerdir. Ancak, mübadelenin doğurduğu sosyal huzursuzlukların bir çırpıda ortadan kaldırılması mümkün olmadığı gibi, mübadillerin taşıdığı düşmanlık hislerini silmek de kolay olmamıştır. Bu dönemde, Türkiye ve Yunanistan; Akdeniz’de dengenin korunması sorununu, öteki dış politika sorunlarının önüne çıkarmışlardır. 1932’de Yunan Hükümeti’nin resmi görüşü olarak İngiltere’ye bildirilen bir belgeden Yunanistan’ın Türkiye ‘ye bakışı ve dış politika öncelikleri anlaşılmaktadır: “Akdeniz’deki asıl büyük tehlike İtalya’dan gelmektedir. Oniki Ada, İtalya’nın Türkiye’nin zararına olarak büyüme isteklerine hizmet etmesi düşünülen üslerdir. İngiltere, Yunanistan gibi Türkiye’yi de yanına alabilir. Yalnızca kâğıt üstünde kalan bir düzenlemeden çok, iki ulusun duygularını da yansıtan bir belge olan son Türk-Yunan Antlaşması, İtalya yüzünden yapılabilmiştir.” Bu gelişmeler; Balkan devletleri arasında bir yakınlaşmanın ve sonuçta Balkan Antantı’nın ortaya çıkmasını sağlayan gelişmeleri başlatmıştır. Türkiye ile Yunanistan, Yunan Başbakanı Çaldaris ile Dışişleri Bakanı Maksimos’un Ankara’yı ziyaretleri esnasında ortak sınırların güvence altına alındığı, “İçten Anlaşma Paktı”nı 14 Eylül 1933’te imzalamışlardır. Nihayet, 9 Şubat 1934’te Atina’da toplanan Romanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye arasında “Balkan Antantı”nı kuran anlaşma imzalandı. Böylece Türkiye ve Yunanistan, ikili antlaşma bağlarından ayrı olarak bir de çok yanlı bir bağlaşmanın ortakları oluyorlardı. Bu dönemde Türkiye ile Yunanistan’ın Avrupa’daki gelişmeler karşısında aynı doğrultuda politikalar izledikleri görülmektedir.

Etiketler:
Bu 771
Yazarın Diğer Yazıları


Sayac Yeri